17 Temmuz Çarşamba 2019

Demokrasi ve Millî Birlik Günü Konferansı Gerçekleştirildi

Rektör Ayrancı: “15 Temmuz gecesi korkunç bir geceydi fakat şehit olmak için ise düğün günü gibi güzel bir geceydi.”

15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü Anma Etkinlikleri kapsamında Çankırı Karatekin Üniversitesi (ÇAKÜ) tarafından düzenlenen “Demokrasi ve Millî Birlik Günü Konferansı”,  17 Temmuz 2019 Çarşamba günü 100.Yıl Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi.

Çankırı Belediye Başkanı İsmail Hakkı Esen, ÇAKÜ Rektörü Prof. Dr. Hasan Ayrancı, Vali Yardımcısı Abdullah Aslaner, Emniyet Müdürü Sadettin Aksoy, akademisyenler, kurum müdürleri, öğrenciler ve vatandaşların katıldığı konferansta, konuşmacı olarak ise ÇAKÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı ve Rektör Danışmanı Doç. Dr. Ahmet Özcan yer aldı.

Saygı duruşu ve İstiklal Marşımızın okunmasının ardından, konferansın açılış konuşmasını yapan ÇAKÜ Rektörü Prof. Dr. Hasan Ayrancı, “Bugün Müslüman Türk dünyasının var olduğu sürece hiçbir zaman görmediği ağırlıkta büyük bir 15 Temmuz ihanetinin 3’üncü yılındayız. Gerçekten de hayallere sığmayacak, kâbus olmayacak kadar korkunç bir olay gerçekleşmiştir. 15 Temmuz gecesi, korkunç bir geceydi fakat düğün günü gibi şehit olmak için ise güzel bir geceydi. 251 şehidimiz, toplumun her katmanından kontrol dışı, örgütsüz bir şekilde bir araya gelmişti. Ankara`da Genelkurmay`da, İl Emniyet Müdürlüğü`nde, Külliye’nin önünde; tırnaklarıyla, yerde bulunan saclarla o bombayı atan tanklara ve uçaklara karşılık verdiler. En kenar mahalledeki en serseri ruhlu olarak nitelendirilen insanlar dahi, eline taşını ve sopasını alarak meydanlara koştu. Bir milletin haksızlığa, talihini makûs hale getirmeye ve zelil etmeye yönelik bu teşebbüs, milletimiz eliyle yine kaldırılmış oldu. Şehitlerimize rahmet, gazilerimize sağlık diliyor; yakınlarına, akrabalarına ve Türk Milleti’nin tamamına başsağlığı diliyorum.” sözleriyle konuşmasına başladı.

Rektör Ayrancı konuşmasının devamında “15 Temmuz gecesi bizlere çok şey öğretmiştir. Bir, Müslüman Evanjelist saldırıyla karşı karşıya kaldık. Yani bunlar, Müslümanlığı Yahudilik fikriyle bağdaştıran bir tabu oluşturdular. Öyle ki bu, aslında sadece Protestan Hristiyanlar ’da olan bir fikirdir ama bunlar Yahudilik amaçları doğrultusunda bizim saf ve öz değerlerimizin içerisine de sızmışlar. Kendi aklını aldıkları kişilerin içine akıtmışlar. En büyük endişeleri, en büyük korkuları, en büyük hevesleri işte budur. Yahudi paktının ve Yahudi duygusunun getirdiği ortamla perçinlenerek bunları öyle özel beyin yıkama metotlarına yetiştirmişler ki; önce arkadaşlarından, ailelerinden, Türk kültüründen ve sonra da vatanlarından ayırarak sadece belli kişilerle konuşan, belli gazeteyi okuyan, belli bir televizyonu izleyen ve sadece bir şarlatanın kitabını okuyan tek yönlü insanlar haline getirmişler. Daha 17 yaşındaki genç dimağlar köreltip mahkûmiyeti bulamayacak, doğru sözü anlayamayacak bir hale getirmişler.” ifadelerine yer verdi.

Tehdidin hala bitmediğine vurgu yaparak her an uyanık olunması gerektiğini söyleyen Rektör Ayrancı, “15 Temmuz’un üçüncü seneyi devriyesinde, bizlere ancak bir kararlılık ve azimle kuşanmak düşer. Bu hülya âlemindeki yaşayış ve bu şizofrenik yaklaşım bitmediği sürece, bu tehdidin karşımızda olduğunu bilmemiz ve her an için uyanık olmamız gerekiyor.” diyerek konuşmasına son verdi.

Rektör Ayrancı’nın konuşmasının ardından ÇAKÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Doç. Dr. Ahmet Özcan tarafından, “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” konferansı verildi.

Doç. Dr. Ahmet Özcan konuşmasında şu ifadelere yer verdi:

“Türkiye’nin son 70 senesi içinde birçok askeri müdahale olmuştur. Bunların bir kısmı ordunun bütünün bulaştığı darbeler değildir. Hatta 15 Temmuzda olduğu gibi ordunun büyük kısmının karşı koyduğu darbelerdir. 27 Mayıs 1960 darbesi bir cunta harekâtı olsa da ordu içinden müdahaleye karşı bir mukavemet söz konusu olmamıştır. Belki 1962-1963 yıllarında Talat Aydemir’in girişimleri karşısındaki mukavemeti bunun dışında tutabiliriz. Osmanlıdan günümüze darbe ve daha eski dönemlerde bir bakıma darbeyi andıran müdahaleler hep olmuştur ve bunun bedelini millet ödemiştir. Bu konferans meşru siyaset ve iktidarı devirerek ülke yönetimini ele geçirmeyi arzu eden yasa dışı bir örgütün ortaya çıkış süreci ve hafızamıza yaşarken yer etmiş müdahalelere genel bir bakışı içermektedir. Müdahale ve müdahale karşısında fiili olarak halkın mukavemet gösterdiği tarihimizde tek örnek 15 Temmuz hain darbe girişimidir. Bu girişime karşı devlet millet omuz omuza karşı çıkış bundan sonra çıkabilecek hain girişimlerin sonunun ne olacağını gösterecek türdendir. “

“27 Mayıs 1960 askeri darbesini biz yaşamadık ama çocukluğumuza bıraktığı izleri gördük. İlkokul çağındaydık Hürriyet ve Anayasa bayramı adıyla bir bayramı öğrettiler bize. Tören alanına veya hava muhalefetine göre okulun içine küçücük bedenlerimizle dizilip, hiç bilmediğimiz 27 Mayısın ne kadar büyük bir bayram olduğunu bizi birilerinin kurtardığını duyuyorduk, ama henüz bizi kim kimden kurtardı bilmiyorduk. Bir Adnan Menderes adı duyuluyordu evlerimizde, hüzünle anılan. Bir Başbakan Menderes varmış, asılmış. Yıllar geçmiş asılmasından sonra. Halk hala onun asıldığı günü unutmamıştı. 27 Mayıs bayramı ise dört duvar arasına sığdırılmış sözde ihtilal kahramanlığı yapan sahte kelimelere hapsedilmişti. Henüz akıl etmeye başladığımız yıllardı. Bir gece gelen ve bayramlara değil televizyonlara, odalara dersliklere sokaklara yansıyan yeni ihtilal kahramanlarının gündeminde boğuluyorduk. Biz kimdik biz halktık, bir millettik. Bu halk örgütlerin bahsettiği halkın dışında bir yerde duruyordu. Halkı kurtarma iddiasında olanlar onlara sokakları dar ediyorlardı. Kurtarıcılar bu ülkenin kaderini kendi menfaatleriyle bir tutan kurtarıcılardı. Kitaplara yazıldı çizildi adeta kıyameti bekler gibi darbeleri bekliyorduk. Olmuyordu sırtına Sakarya’nın Türk tarihi vurulmuyordu.”

“Sırtımıza yükledikleri yükü ihtilal çığlıklarıyla koşturuyorlardı. Her ihtilal ardında adaleti kendinden menkul bir örfi idare cezası kesiliyordu millete. Halk hep vardı, fakat halk ihtilal karşısında yürüme mesafesinde değildi. Milyonlarca oyla seçtiklerini savunma mesafesinde değillerdi henüz. Çünkü asker o yıllarda yakın bir zamanın harp hikâyeleriyle yaşıyordu. Üzerlerinde gazilerin şehitlerin gölgesi duruyordu. Kore’den yeni gelmişlerde istiklal harbinin hatıraları hala canlıydı. İkinci meşrutiyet döneminin paşaları askeri siyasetten uzak tutmaya çalışıyorlardı. Çok acı çekilmişti bir yandan savaşlar bir yandan iç ayaklanmalar. Cumhuriyetin kurucuları üniformalarıyla kurdukları devleti üniformalarını çıkararak yönettiler. Gün geldi halk meydanlara sandıklara özgürce gidebilmenin yollarını öğrenmişti ama 27 Mayıs bu milletin haklarını gasp etmenin ilanı oldu. Bütün gasplar millet adına yapılıyordu. Ama el koymanın yönetmenin herhangi bir yerinde halk durmuyordu. Hikaye devam ediyordu. Her on yıl deniliyordu her on yılda bu ülkede darbe oluyordu. Dışarıdan uzanan elleri içeride kucaklayanların elleriyle tutuşuyordu. Yetmişli yılların başında muhtıra verildi siyasal sistem ve siyasetçiler geçmişin korkusunu hala üzerinde taşıyordu. Kolaylıkla yıkıldı ve suni iktidarlar kuruldu. Halk düşüncesini hep sandığa saklıyordu. Böyle sürdü hikâye 80 yıllar henüz bir ihtilal bayramının tehdidi kalkmadan üzerimizden başka bir sistem hükmünü sürdü onlarca yılımızı etkileyecek.”

“Gençliğimizi öncesinde çaldığından daha fazla çalacak izlerini bugünlere kadar sürdürecek bir sistem. Hükümetler geldi gitti çabucak ve kolayca gelip gidiyorlardı hayallerini sandıklara gömerek gidiyorlardı. Müdahalelerin adı değişti, ama silahı kullananların adı değişmedi kahraman ordunun içine sızan mihraklar bu milletin doğal düşmanları olmaya devam ettiler. Sesli tankların karşısında sessizce yürüyen siyasetçiler aziz milletin sabrıyla geleceği yeniden ümit edip tasarladılar. Böyle olmuyordu iç ve dış mihrakların rengi birbirine karışmıştı. Farklı gibi görünseler de halkın ülke savunmasına hem bedenen ödediği bedeli hem madden ödediği bedeli onun hür iradesine ipotek koyma hevesiyle daha da ağırlaştırıyorlardı. İki binli yılların başında memleket siyasal ve ekonomik krizi henüz üzerinde taşırken yeni bir hava esmişti ülke içindeki rüzgâr ülke dışında mazlum ülkelerin işgalinden etkileniyordu esiyordu. İşgalciler bizim tarih ve geleceğimizle doğrudan ilişkili olan duygusal coğrafyamızı hedef almışlardı Dışarıdan beliren tehlike geleceğimize vurulacak darbelerin izlerini taşırken içeride dost görünümlü hainlerin ve soğuk savaş dönemi psikolojik harp artıklarının gerçeklikle kopuk siyaset dışı iktidar arayışları buluşuyordu.”

“Bu durum hainlerin bir tarihçi olarak rahatlıkla söyleyebileceğim benzersiz örgütleri için, masum yüzlü maskelerinden görünmeyen vesayetlerini güçlendirecekti. Kahraman ordumuzu tıpkı 15 Temmuz gecesi yaptıkları gibi en güzide birlikleri üzerinden diz çöktürmeyi düşündüler. Özel birliklerdi bunlar. Belki de bu operasyonlar özel birliklerde çalışmayı genellikle tercih etmeyen hainlere bir fırsat doğurmuştu. Bu dönemde özel birliklere asker görüntüsüyle sızmayı becerdiler. Yıllar geçerken bir yandan PKK terörü farklı bir yapılanmayla yeniden hortladı. Muhtıralar ise hiç bitmeyecek makus bir talih gibi görünüyordu. Gerçek iktidar milletin teveccühünde saklanmış sabır oylarından çıkıyordu. İktidarıyla muhalefetiyle askeri müdahale düşüncesi kabul edilecek cinsten değildi. Bir ilk oldu 12 Martta olmayan 28 Şubatta olmayan bir ilk. Muhtıraya karşı cevap verildi, muhtıra verip hükümete çekidüzen vermek isteyenlere karşı genelkurmayın başbakana karşı sorumlu olduğu hatırlatıldı. “Başbakanlığa bağlı bir kurum olan Genelkurmay Başkanlığı’nın herhangi bir konuda Hükümete karşı bir ifade kullanması demokratik hukuk devletinde düşünülemez. Genelkurmay Başkanlığı, Hükümet’in emrinde görevleri anayasa ve ilgili yasalarla tayin edilmiş bir kurumdur. Anayasamıza göre Genelkurmay Başkanı, görev yetkilerinden dolayı Başbakan’a sorumludur.” Bu uyarıların ardında gizlenen sinsi tehlike şarkın en büyük zaafında gizliydi. Batı karşısında geri kalmışlığın esas nedeni olarak eğitim olgusu görülüyordu. Eğitim zafiyetini kullanarak bütün dünyayı saracak bir paralel devlet inşasına çoktan girişmişlerdi. Eğitimin yoksul insanları büyüleyen gizemi içine gizledikleri strateji açığa çıktığında bütün değer yargılarını alt üst eden saldırı biçimleri geliştirmişlerdi. İnsanların mahrem hayatı örgütün gazete ve medyasının mahkemesine dönmüştü. Pervasızca saldırıyorlar saldırıyorlardı. Taşeron medya organları kurarak saldırdıkları siyasal iktidar ve orduya artık doğrudan saldırabiliyorlardı. Orduya saldırmalar meğer orduya sızmış örgüt mensuplarını korumanın yollarından olmuştu. Mübalağalı laiklik vurgusu ordunun ardından çıkan canavar örgütün kalkanı oldu. Gizli kibirleri doymak bilmeyen hırslarıyla doldurdukları kurumlar yıllarca görecekleri zarara gebeydiler. Bir şeyler bekleniyordu zaman zaman şifreli konuşmaların zaman zaman tehditlerin arkasından gelebilecek bir şeyler. Uçaklar, helikopterler semalarda silahlarını kalabalığa doğrultup ateş edene kadar, tankların namluları halka çevrilip, makineli tüfeklerle taranana kadar kimse üniformasıyla sembolize ettiği değerlere hürmeten askerlerin arasından bu tehlikenin gelebileceğine inanmazdı. Söylentiler, sızmalar belki dillere düşmüştü ama askerin halkına silah sıkacağı kimsenin aklına gelmiyordu. Hainin aklına gelen tıpkı yıllar önce özel birlikler üzerinden başlattıkları operasyonları andırıyorlardı. Kim mukavemet edebilirdi, hangi birlik mukavemet edebilirdi, tank, top, makineli tüfek karşısında işte gölbaşından geliyordu özel harekat bizim çocuklar, cephelerde kelle alan, vatan için şehit olan, oyunlar bozan, şehir şehir sokak sokak destanlar yazan özel harekat geliyordu dillerinde tekbirlerle. Şimdi burada söyleyeceklerimizi o gün kimse hatırlamıyordu. Özel harekât ilk kurulduğunda darbe ihtimali karşısında onların mukavemet edebileceğini konuşuyordu rahmetli Turgut Özal, FETÖ bunu çok iyi biliyordu. Onları can evlerinden vururken hepimizi vuracaklarını biliyorlardı. Kahramanlar Gölbaşında öldüler, Beştepe’de, Bakanlıklarda, Emniyetin önünde dirildiler. Yalnız değillerdi tarihin yazmadığı bir şey oluyordu. Müdahaleler hep halkın adı kullanılarak onlara rağmen yapılmıştı, ama halk sabrını ancak sandıklarda bırakabilmişti. Şehirlerin sağından solundan kenarından sel gibi insan akıyordu. Onlar tuzak kurarlarken Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en iyisidir. (O, kendisine karşı tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçirir). Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi. Türkiye’nin en özel birliğini ele geçirme girişimleri Şair Savcı Necati Sarıca’nın diliyle kefenini cebinde mendil diye taşıyan bir yiğidin kurşunuyla geri tepecekti. Gölbaşında 44 şehit adeta tek bir vücutta buluşmuşlardı. Alev topuna dönen bedenlerden gelen tek ses vardı kelime-i şehadet. Onlar ülkeyi hendeklere gömmek isteyenleri hendeklere gömüp gelen gazilerdi. Şehitliği de yaşadılar. Durmadı kalan arkadaşları her kritik yere onların namlularından çıkan mermiler uzandı. Bizim çocuklardı onlar tekbirlerle geliyorlardı. Bizim çocuklar sadece onlar değildi bizim çocuklar anne, baba, yaşlı, ihtiyar, kadın, çoluk çocuk her yerden geliyorlardı. Sanki hepsi aynı yaştaydılar. Kimi tankların, kimi namluların önünde benzeri görülmeyen bir direniş sergiliyorlardı.”

“Her köşesinde yatan aslanlar ortaya çıkmıştı, her meslekten, her meşrepten aslanlar. Tankların önüne yatanları, mermileri üzerine çekenleri görmedi dünya basını. Kuluçkaya yatmış bir tavuğun kırılan yumurtasından başını çıkaran tavukla uğraşıyorlardı. Salanın çağrısı bu sefer ölüm üzerine değildi, ölüme hazırlananlara sesleniyordu. Her yerden geliyordu bu ses. Hali görmeyen bu sesi duymayan dünya medyasının frekanslarıyla uyuşmayacak kadar her yerden geliyordu cami minaresinden müezzinin dilinden geliyormuş gibi sanılsa da her bir yiğidin kalbinin vatan için atışından geliyordu. Halk, hükümet, muhalefet, bürokrat ve belki de adları en az anılan bu hain girişime karşı bizzat çatışarak harekete geçen askerler, askeri harekâtı sevk ve idareye kapatarak FETÖ’nün tuzağından uzak duranlar. İlk hedef olarak gördükleri Sayın Cumhurbaşkanımız kurulan tuzaktan kurtulduğunda cumhurla buluştuğunda halkın coşkusu kenetlenmeye dönüştü.15 Temmuz destanını yazacak kalem bulunmuştu.”

 

Üniversitemizden Son Haberler

Tüm Haberler
Daha Fazla Göster Yukarı Çık